Denizli 35°C
23 Eylül 2018 - Pazar
Yazar hakkında | Tüm köşe yazıları
Nilüfer Bekçi

BALKANLAR 2

NİLÜFER’in KÖŞESİ        

                                                                             

BALKANLAR 2

 

Gezimizin ikinci gününde Mavi İnci adıyla bilinen ve dünyanın en derin göllerinden biri olan Ohri Gölü’nde bir tekne turu yaptık. Turun ardından UNESCO’nun kültür mirası listesindeki Ohri şehirinde güzel bir yürüyüş yaptık. Bir zamanların sevilen dizisi Elveda Rumeli burada ve Manastır’ın bazı köylerinde çekilmiş. Yürüyüş sırasında dizideki kaymakam konağını gördük. Şu anda Ohri Başpiskoposluk konağı olarak kullanılıyor. Ohri’de en çok dikkatimi çeken şey her tarafın çiçeklerle dolu olmasıydı. Evlerin balkonları, kafelerin önü çiçekle doluydu. Bir evin bahçesinde çardağı sarmış kivi ağacı çok ilginçti. Daha sonra aynı çardaktan Kosova Prizren’deki Halveti Tekkesi’nde de görecektik. Söylenceye göre Tanrı cenneti yaratırken çamurdan bir parça kopup Ohri’nin üzerine düşmüş.Bu güzel şehir Osmanlılar tarafından alındığında evler Safranbolulu ustalar tarafından yapıldığı için eski şehir Safranbolu’ya benziyordu.Ohri’de bir de Ayasofya kilisesi vardı.Kutsal Bilgelik anlamına gelen bu adı verebilmek için Ohrililer bu kiliseyi yaptıktan sonra yılın 365 günü için şehre ve çevresine büyükü küçüklü 365 kilise inşa etmişler.Turumuzun sonunda Kiril Alfabesinin yaratıcıları Aziz Kiril ve Metodi kardeşlerin ve öğrencileri Aziz Naum ve Klemeus heykellerini gördükten sonra sadece Ohri Gölü’nde üretilen incilerden yapılmış takılarımızı almakmüzere Türk Çarşısı’na girdik. Ohri Gölü’nden çıkarılan midye kabuğundan beyaz ve sert maddenin işlenmesiyle elde edilen sedef, un haline getirilerek şekillendiriliyor ve sonra sadece bu gölde bulunan ve  adıyla bilinen balığın pullarının işlemden geçirilmesiyle elde edilen sıvı ile kaplanıp inci haline getiriliyormuş. İngiltere Kraliçesi Elizabeth Makedonya’yı ziyaret ettiğinde kendisine inci kolye hediye edilmiş. Kraliçe kolyeyi çok beğenmiş ve o günden sonra Ohri İncileri dünyada ün salmış.

 

Ohri’den ayrıldıktan sonra Kalkandelen’e  (Tetovo) ulaştık ve içinin dışının rengarenk çinilerle kaplı olması ile dikkat çeken Alaca Camiyi gezdik. Cami Osmanlılar döneminde iki kız kardeş tarafından yaptırılmış. Dış görünüşü iskambil kağıtlarını andırıyor. Bahçesinde kızkardeşlerin türbesi var.

Ardından kısa bir yolculuk ile Yahya Kemal’in şehri, Vardar Nehri’nin iki yakasına kurulu Makedonya’nın Başkenti Üsküp’e ulaştık. Eski Türk Çarşısı’nda bulduğumuz Türk kahvesinde kahveci ile tatlı bir sohbet eşliğinde çay ve kahvelerimizi içtikten sonra sayısız Osmanlı eserlerini görerek Makedonya Meydanına ulaştık. Üsküp 2014 projesi çerçevesinde yapılmış bir çok heykel ve neoklasik binaları gördük. Heykeller Meydanında Makedon Tarihinin önemli kişilerine ait birçok heykelle birlikte Büyük İskender, babası Kral II. Philip, annesi Kraliçe Olimpia, Çar Samuelve Jüstinyen heykellerini gördük. Bu arada Yunanistan’ın Büyük İskender’in Yunan olduğunu dolayısı ile bu heykelin Büyük İskender adı ile anılmasını istemediğini bildirdiğini öğreniyoruz. Ayrıca Makedon gençler sık sık bu heykelleri protesto ederek üzerlerine boya atıyorlarmış çünkü işsizlik oranı çok yüksek olduğundan bunlara harcanan para ile istihdam yaratacak yatırımlar yapılması gerektiğini söylüyorlarmış. Yapı ve heykellerden oluşan meydanın güzelliğine rağmen gençlere hak vermemek elde değil.

Vardar Nehri üzerindeki taş köprüden geçerken nehrin adının nereden geldiğini öğreniyoruz. Osmanlı Makedonya’ya geldiğinde burada nehir yok mu diye sormuşlar. Var ama dar cevabını alınca nehrin adı Vardar olarak kalmış. Son olarak Rahibe Teresa Anı Evini ziyaret  ettik. Bu arada adının Gonca Boyacıoğlu olduğunu da rehberimizden öğrendik. Osmanlı fethettiği yerlerdeki halka Türk ismi alması zorunluluğunu koyarmış.

 

Üsküp’ün her yerinden görülen, Vodna Tepesi’nin üzerinde Hıristyanlığın 2000. yılı şerefine inşa edilmiş ve yapımını Makedon Ortodoks Kilisesinin üstlendiği 66 metre yükseklikteki milenyum haçın ve ardından, 26 Temmuz 1963 yılındaki 6.1 şiddetindeki büyük depremde zarar gören ve üzerindeki saatin deprem saatinde bozulduğu (05.16), o günden sonra müze olarak kullanılan Tren Garı Binasını dışarıdan gördük ve otelimize yerleştik.

 

Ertesi gün Kosova’ya geçtik.Bu küçük ülkede başkent Priştine’ye ulaştık ve 1389 yılında yaşanan I.Kosova Savaşı sonunda ölü taklidi yapan bir Sırp askeri tarafından şehit edilen Sultan I. Murat’ın türbesini ziyaret ettik. Türbenin yanındaki müzede Sultan Murat’ın bir daha bu kadar şehit görmemesini ve kendisine de şehitliğin nasip olmasını yakaran duasını okuduk. Müze görevlisi 90’lı yıllarda yaşanan savaşta 13-14 yaşlarında olduğunu ve çok sıkıntı çektiklerini hatta bir dönem başka bir ülkede mülteci olduklarını söyledi; ama çok duygulandığı için detaya girmekten kaçındı. Ardından Şar dağlarının kuzey eteklerinde dağlar arasındaki konumu ve klasik mimarisi ile tam bir Osmanlı kenti görünümüne sahip, Osmanlı mirasının açıkhava müzesi Prizren’e vardık. Sinan Paşa Camii, savaşta camisi yıkılmış minare, Meryemana Kilisesi, Halveti Tekkesi ve ilginç bir hikayesi olan Mehmet Paşa Camii ve Hamamını gördük. Kentin ortasından Akçasu Nehri geçiyor. Mehmet Paşa Camii helal parayla yaptırmak istediğinden altınlarını işte bu Akçasu’ya atmış ve aterken “helal olanlar suyun dibinde kalsın, haram olanlar akıntıyla gitsin” demiş. Gerçekten altınların bazıları kalmış. Paşa bu altınları almış ve cami inşaatı başlamış. Ancak bir olay üzerine önce hamam yapılmasına karar vermiş ve camii inşaatına ara verilmiş. Ancak inşaat ekibi hem camiyi hem hamamı cami için söz verdikleri zamanda bitirmiş. Açılış günü paşa kapıya bir kilit takılmasını emretmiş ve “ey kilit bu cami helal para ile yapıldıysa kilit kendiliğinden açılsın, haram karıştıysa açılmasın” demiş. Gerçekten kilit bir süre sonra kendiliğinden açılmış. Aynı şey hamam açılışında da tekrarlanmış. Yıllar sonra yıldırım düşmesi sonucu caminin minaresi ve kubbesi hasar görmüş ve uzun süre tamir edilememiş. Caminin devamlı cemaatinden biri üç gece üstüste rüyasında nurani bir zatın caminin tamir edilmesi gerektiğini, tamir için gereken paranın da cami avlusunda gömülü olduğunu söylemiş. Bu zat rüyasını cami imamına anlatmış.Beraber gidip belirtilen yeri kazdıklarında altınları bulmuş ve onarımı yaptırmışlar. Böylece camininhelal parayla yapılmış olduğu üç kez kanıtlanmış olmuş. Tarihi çarşıda meşhur Kosova köftelerimizi yedikten ve demlik çayımızı içtikten sonra Prizren’den ayrıldık. Bu arada  Kosovanın nüfusunun çoğunun Arnavutlardan oluştuğunu, Arnavut ciğerinin ve Arnavut Kaldırımının da Arnavutlarla ilgisi olmadığını öğrendik. Gerçekten hiç Arnavut Kaldırımı ve lokantalarda ciğer görmedik. Kosovadan Arnavutluk’un başkenti İşkodra’ya geçtik ve geceyi geçireceğimiz otelimize ulaştık. Otel şehrin en ünlü caddesinin üzerindeydi. Cadde Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesini andırıyordu. Burada turumuzun ardından bir kafede oturup meşhur Arnavut tatlısı, keçi, inek ve manda sütünden yapılan ve adını bunlardan alan Trileçe tatlılarımızı yedik. Bu arada Balkanlarda hasretini çektiğimiz üç şey düzgün yapılmış pilav, çoban salatası ve en önemlisi demlik çayı oldu. Bir de lahana çorbası dışında çorba. Her otelde lahana çorbası vardı. Salatalar rendelenmiş lahanadan ibaretti ve çaylar çoğunlukla bitki çayı içeren poşetlerdi. Akşamları otel odalarımızda yanımızda getirdiğimiz kahve makinaların da demlik poşetlerimizi demleyip bu hasretimizi gidermeye çalıştık.

Nilüfer Bekçi diğer köşe yazıları
 1  2  ›  ›› 
Şuan 1 sayfadasınız, toplam 2 sayfa var.
Bu kategoride 18 adet içerik var.

Bu yazıları okudunuz mu ?
Horoz İlçeler Gazetecilik Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. | 2016 - Tüm hakları Saklıdır. | Şanlısoy Web